Lozan'dan Mustafa

"Önyargı insanı kötüleştirir, kucaklamak ise iyileştirir"

Kimsin, nesin? Nerede, ne zamandan beri yaşarsın? Neyle iştigal edersin?

Merhabalar, ben Mustafa Demir, 29 yaşındayım. 4 yıldır İsviçre’nin küçük bir köyü olan, hepinizin bildiği, Lozan’da sevgili "karıcığımla" yaşıyorum. Son 1 yıldır aramıza 2 adet felin katıldı, şimdi 4 kişiyiz. Öncesinde ise Türkiye’de, Ankara’da ve Eskişehir’de yaşadım. Doğum yeri Artvin, Yusufeli. İkâmet dünya. Genelde kendimi öyle tanımlamayı tercih etmesem de, "İsviçreli bilimadamıyım".

Yanlış anlaşılma olmasın, tabii ki o bilimadamı değil, bilim insanı. Ama Türkiye’deki tanınırlık kriteri bu tamlamayla eşleştirildiği için öyle yazdım (ek bilgi, adam çoğu resmi sözlükte ve dilde insan anlamına da gelse, eril dünyanın eril dinamiklerini ayakta tuttuğu için kullanımı azalmalı diye düşünüyorum). Nerede kalmıştık, İsviçre’de federal üniversitede hücre biyolojisi alanında doktora çalışmalarımı devam ettiriyorum. Kısacası bilim kölesiyim.

"Her durumda 'nasıl adapte olur, daha kolay hayatta kalırım' mantığıyla hareket ediyorum"


Yolun gurbete düştüğünde ilk olarak neler hissettin? Yeni bir ülkede olmanın duygu durumu sende nasıl karşılık buldu?

Ben gurbet olarak adlandırmıyorum, çünkü aidiyet duygum çok kuvvetli değildir. Herhalde biyolog olmanın bir getirisi her durumda "nasıl adapte olur, daha kolay hayatta kalırım" mantığıyla hareket ediyorum. Bu yüzden ilk geldiğimde, Lozan şehrine ilk ayak bastığımda, düşündüğüm ilk şey "oha ne kadar çok sigara içiyorlar burada" idi. Çünkü bir Avrupa şehrinden beklenmeyecek şekilde, garın önünde sigara izmaritleri vardı.

Geldiğim yerden (genel olarak İsviçre) çok şey beklemiyordum açıkçası. O yüzden yoğun duygular yaşamadım başlarda. Çünkü benim amacım, Türkiye’yi terki diyar eyleyip dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayabilmekti. Herhangi bir takıntım yoktu "şurası olsun-burası olsun" gibi. O yüzden diyebilirim ki, yeni bir yerde, yeniden bir hayat kurma telaşı çok fazla bir "ilk reaksiyon"a sebep vermedi. 
Zamanla oturdu İsviçre’ye ve Lozan’a karşı olan duygu-düşüncelerim. Çok seviyorum İsviçre’yi. Genelde İsviçre dememin sebebi, Lozan çok küçük, anlatmaya değecek bir tarafı yok, ve ben şehrin kendisinden çok ülkeye hayran oldum. Çünkü coğrafyası, doğası doğduğum yerlere çok benziyordu. Toplumsal refah ve hayat şartları ise tam istediğim ayardaydı. Tabii ilk başlarda bir zorluk çekiyorsun ve psikolojik travmaların olabiliyor. Sonuçta öyle bir yerdesin ki, bildiğin dillerle kendini ifade etmen mümkün değil, zaten o adamlardan olmadığın için, seni de pek takmıyorlar. Evet, İsviçre’de de her ülkede olduğu gibi milliyetçilik yapılıyor. Günlük hayatımızı da az çok etkiliyor. Normalde bu tür şeylere çok tepkiliyimdir. Ayrımcılığın hiçbir türüne tahammülüm yok. Tahammül edilebilir tek noktası, ülke sana çok iyi fırsatlar sunuyor, ve sen kendi hayatına bakıyorsun. Tabi yolda denk geldiğin yada sana karşı yapılan şeyleri görmezden geleceksin diye değil. Sadece, bu etmen şu ana kadar ülkeden gitmek istiyorum duygusu yaratmadı bende. Nedeni ise, artık dünyanın genel olarak güzel bir yer olmadığı, ayrımcılığın her ülkede ve her kültürde belirli düzeylerde var olduğu gerçeğini kavramış olmam galiba.

"2 insan eğer ki kolektif hareket ederse, o ortamdaki yaşama şansı artar"

Turist olarak/yada yerleşik gelen herkes şikâyetçi İsviçre’den. Yok efendim eğlence hayatı yok, çok sıkıcı vs. şeklinde bu şikâyetler. Ben ise hiç gocunmuyorum. Zaten öyle parti parti partizani şeklinde bir hayatım yoktu, ki sevmem de pek. Cenevre hava alanı yarım saat uzaklıkta, her yere Easyjet uçuşu var, daha ne isterim! Hafta sonu canın sıkıldı, atla git Barcelona’ya. Çok mu denize gitmek istedin, atla git Sardinya 1 saat uzaklıkta. Canın sanat-tarih mi çekti, 50 euro uçak + tren bileti Floransa’ya. Anlayacağınız, "jeopolitik konumu" itibariyle benim için mükemmel bir yerde. Doğa desen doğa, sportif faaliyetler için imkânlar gırla. O yüzden ben şu anlık yaşadığım ülkeden de, şehirden de çok memnunum.

Zaten düşününce, diğer insanlara göre 1-0 öndeydim ülkeye geldiğimde, ben hayat arkadaşımla beraber taşındım İsviçre’ye, aynı anda ve birlikte geldik. Duygu durumum ne olursa olsun, gün içerisinde nasıl travmalar yaşamış olursam olayım eve geldiğimde beni iyileştirebilen-benim iyileştirebildiğim bir arkadaşım vardı. O yüzden kendimi şanslı sayıyorum bu konuda. 2 insan eğer ki kolektif hareket ederse, o ortamdaki yaşama şansı artar. Hominid atalarımızın hayatta kalmak için kullandığı bu evrimsel avantajı (toplu yaşamak) modern yaşama uygularsak, anlaşabildiğin biriyle birlikte hayata tutunmaya çalışmak adaptasyon sürecini hızlandırıyor. Bizde de nitekim öyle oldu.

Ülke değişikliğinin çalışma/eğitim hayatına yansımaları neler oldu? İş/okul ortamının uyum sağlamana (veyahut da sağlayamamana :) stres yok, hangimiz en zayıf halka gibi hissetmeden bir ömür sürebiliyor ki?) etkisini nasıl deneyimledin?

Zaten ülkeyi değiştirme amacım çalışma/eğitim hayatıma devam edebilme kaygısı olduğu için başlangıç kısmını geçiyorum. Ortama uyum sağlamak çok zor değil, hele bizim gibi uluslararası doktora programlarında yer alıyorsanız. Çok milletten insan var. Kafana göre birilerini elbet buluyorsun. Ki ben baştan şanslı olduğumu düşünüyorum çünkü çalışma arkadaşlarım çok iyi insanlar. Sosyal hayatta ise, geldiğimiz gün zaten epey bir insan tanıyorduk (tabii ki Turkish connection), o insanlar sayesinde daha da çoğunu tanıdık ve güzel bir hayatımız oldu. Her tür arkadaş çevresiyle her türlü aktiviteyi yapıyoruz. Kısacası uyum ve çevre konusunda birazcık şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Ki kanımca bu uyumun ana sebeplerinden biri de iş yerimdeki insanlarla iyi ilişkiler kurmuş olmam ve bunun katlanarak devam etmiş olmasıdır.

"Bir insana olan yargım ilk iletişimden sonra başlar"


Arkadaş edinmek ve kendi sosyal çevreni kurmak ne kadar kolay (ya da zor) oldu? Kendi background’un, kişiliğin ve bulunduğun yer bu denklemde nereye oturuyor?

Zaten yukarda bu sorunun bir kısmı cevaplanmış oluyor ama değinmek istediğim birkaç nokta var. Ben insanlara yaklaşırken, fiziki önyargılarım yoktur. Bir insana olan yargım ilk iletişimden sonra başlar. Bana olan tavrı, tutumu, jest ve mimikleri çok etkilidir. Ama bir insanın Çinli, Hindu, Zimbabweli, Uruguaylı, kadın, erkek, trans birey, homoseksüel, heteroseksüel, biseksüel, aseksüel, panseksüel, Müslüman, Hristiyan, Zerdüst, ateist, oluşu benim için bir önem teşkil etmez. Bu yüzden, iletişim konusunda başarılı sayılırım. Çünkü herkesle, teoride, güzel iletişim kurabiliyorum. O yüzden sosyal çevre kurmak çok bir problem teşkil etmedi. Ki dediğim gibi, uluslararası bir üniversitede çok daha kolay bu işler. Benim kim olduğum ise bana tabi ki sosyal bir avantaj sağladı çünkü, insanlarla iletişim kurarken benim "background"umu sormadıkları takdirde ben de üsteleyerek ben şuyum, buyum demiyorum. Ben dünya vatandaşıyım arkadaş. Herkesi de öyle kabul ediyorum.

"İnsanların birbirlerini anlayabilmesi için aynı dili konuşmaları gerekmiyor"


Türkiyeli diğer expat’lerle iletişiyor musun? “Hiç çekemem, benden uzak olsun”cu musun, yoksa “bazen beni sadece bir Çorumlu anlayabilir”ci mi?

Etrafımda geçmişimden arkadaşım olan çok Türkiyeli var. Onlarla tabi ki arkadaşlığımı devam ettiriyorum. Ama sonradan tanıştığım Türkiyeli insanlar için aynı şeyi söyleyemeyebilirim. Çünkü çok adam seçerim, kendi kriterlerim var, ki çoğu insana göre saçma olabilir ama, ben etrafımda ne kadar çok insan olursa o kadar güçlüyümcü bir insan değilim. Az olsun öz olsun. Ama bu Türkiyeli olanlara uyguladığım bir kriter değil, herkese aynı şekilde davranıyorum. İnsanların birbirlerini anlayabilmesi için aynı dili konuşmaları gerekmiyor. Şansıma bunu uzun zamandır biliyorum. O yüzden, bana Türkiyeliymiş, Almanyalıymış, Endonezyalıymış, Swahililiymiş pek fark etmiyor. Bana iyi olsun yeter. Çünkü benim için dünya üzerinde 2 çeşit insan mevcut: İyi insan, kötü insan.

"Bir ülkenin vatandaşlarının tek amacı en kısa yoldan köşeyi dönmekse, o ülkede iş etiği olmaz"

Gurbetle sıla karşılaştırması yapacak olsan? Kültür olur, iş etiği olur; hangi bakımdan karşılaştırmak istersen…

Bence bunu karşılaştırmayayım. Yoksa Türkiye’yi çok gömerim. Açıkçası Türkiye hakkında kötü şeyler söylemek istemiyorum. Çünkü bizim sorunumuz ülke değil, insan. Ki tutup da gereksiz yere İsviçre’yi de övmeye gerek yok. İyi para veriyor, hayat standartları yüksek, insanlar birbirlerine saygılı ve mesafeli. Ama Türkiye’de bu böyle değil. Kültür açısından ise, şunu söyleyebilirim, tabi ki Türkiye’deki kültür çeşitliliğini dünyanın hiçbir yerinde bulmak mümkün değil. İnsanlar ne kadar Türkiye Türk-Müslüman bir ülkedir dese de, ülkede 40 dinden 40 millet yaşıyor. Onun yüzlerce daha çeşitlisi de bu topraklarda bir zamanlar hüküm sürmüş. Yani bizdeki kültür mirasını ben herhangi bir yerle karşılaştırsam, haksızlık etmiş olurum. Ha buna sahip çıkıyor muyuz? Tabi ki hayır, ama o başka mesele. İş etiği konusuna cidden girmiyorum, çünkü bir ülkenin vatandaşlarının tek amacı en kısa yoldan köşeyi dönmekse, o ülkede iş etiği olmaz. Ki hukukun hali de ortadayken, o etik kuralların uygulanma biçimi de düzgün olmaz. 
"Avrupa halkları Türkiye’de düşünüldüğü gibi duygusuz, samimiyetsiz, aşırı ciddi insanlar değiller"

Sadece ekstradan şunu söyleyebilirim, İsviçre ve genel olarak Avrupa halkları Türkiye’de düşünüldüğü gibi duygusuz, samimiyetsiz, aşırı ciddi insanlar değiller. Tabi öyleleri de var ama, genel olarak bizim beklediğimizden daha sıcak ve cana yakın insanlar. Sadece bu yaklaşımlarını gerçekleştirme biçimleri bizim alışık olduğumuzdan daha farklı.

Gurbetteyken TR’de olup bitenlere nasıl bir mesafede duruyorsun? Ülke gündeminin kendi hayatına yansımaları neler oluyor?

Çok yakın mesafeden takip ediyorum. Ben politik bir insanım ve konu insan hakları ve hayatı oldu mu çok duygusal olabiliyorum. O yüzden ayrı duramıyorum. Ülke gündemi hayatımı altüst ediyor. Cidden çoğu zaman işime odaklanamıyorum ülkede olanlardan ötürü. Ama işte kendi çapımda baş etmeye çalışıyorum.

"Sakın ha kapalı bir kutu olmayın"


Diğer expat’lere ya da adaylarına, “ben ettim sen etme” ya da “sen de yap güzel oluyor” yollu önerilerin?

Var tabi, olmaz olur mu? Sakın ha kapalı bir kutu olmayın. Kendinizi yeni bir hayatı yaşamaya başladığınız yere karşı açın. Önyargılı olmayın. Unutmayın ki herkes sizin kadar insan. Gezin, bütçeniz ve zamanınız elverdiğince gezin. Farklı yerleri ve kültürleri görün. Yurtdışında yaşıyor olmak sizi farklı kültürler hakkında deneyim sahibi yapmaz. Sadece yaşadığınız yerin kültürü hakkında deneyim sahibi yapar. Ve farklı kültürleri bilmenin en güzel yanı ise, insanları kucaklama potansiyelini artırıp, bünyede barındırdığın önyargıyı azaltır. Çünkü önyargı insanı kötüleştirir. Kucaklamak ise iyileştirir. İyi bir insan olun. Çünkü iyi insan olmak dünyayı daha yaşanılır kılıyor hem sizin için hem de çevrenizdekiler için. Biliyorum dünya iyi insanlar sayesinde dönmüyor. Ama iyi insanlar sayesinde hâlâ çekilebilir bir halde.

Başka bir çift söz? (teklif var, ısrar yok)

Takipte kalmak istersen: Gurbet Veri Bankası

Yorumlar